İBRİKÇİBAŞI

1 Haziran 2020, Pazartesi - 18.13

LÜTFİ SALKIM

Hikâye ünlüdür. İnternette gezerken eskiden de bildiğim bu hikayeye rastladım.  Sizlerle paylaşayım dedim.                                                     

Adamın biri vaktiyle üst kademelerde şansının, muhitinin veya kendi becerisi ile bir yerlere gelmiş sonra aktif meslek hayatı sona ermiş emekli olmuş. Ona buna emir verme imkanını ve forsunu yitirmiş. Ne karşısında saygıyla ayakta duranlar ne bir yere girerken saygıyla ayağa kalkanlar kalmış.

Kimsenin artık önemsediği yokmuş emekliyi. Adam bu ilgisizlik karşısında bunalmaya başlamış. O tarihte Yenicamii helaları önünde ihtiyacı olanlara parayla su satan ibrikçiler varmış. Bizim emekli de orada kendine bir yer bulup, ibrikçiliğe başlamış. Ancak ayrı ayrı renklere boyamış her ibriği; örneğin birini sarıya, ötekini maviye, üçüncüsünü kırmızıya…

Sıkışanlar hızlıca önüne gelip ibriklerden birine uzandılar mı, oturduğu yerden:

– Bırak onu sarıyı al, dermiş…

Sarıyı alan olursa:

– Bırak onu, maviyi al…

Böylece emir verme özlemini rahatlatırmış.

Eski İstanbullular bu hikâyeden kinaye, ona buna gereksiz yere kumanda etmeye kalkanlara “İbrikçi başılık ediyor”, derlerdi.

Küçük ve ezik yönetici profillerinde çok rastlanır bu duyguya. Ellerine fırsat geçti mi, önemlerini kanıtlamak için yapmadıkları densizlik kalmaz.

Çevremizde çok var hayata bu pencereden bakanlardan.                 

Alt kademelerde, üst kademelerde, her yerde. Yalnız  memuriyetten emekli olanlarda değil vaktiyle şehirde büyük sayılabilecek sonradan gerek yaşlılığı itibariyle gerekse o iş potansiyelini kaybettikten sonra cemiyette istediği itibarı bulamayan veya politikada ön saflarda olup işi bitmiş veya bitirilmiş olanlardan. Sanırım en geniş tutku, kişilik tutkusudur bizim toplumda. Kişilik sahibi olmak, kişilik sahibi olduğunu göstermek, kişiliğini kanıtlamak; gerilmiş dudaklarda, sert bakışlarda, çatık kaşlarda hayat bulmaya çalışır durur…

Bu tip kişilik olgusu sonunda kişiliksizliğe doğru atılan en büyük adım. Görebilene.

Peki ama kişilik nedir?

Kimseyi umursamamak, başkalarına üstün ve

korkutucu görünmek gibi katı davranışlar dizisi midir?

Böyle ilkel bir rolü benimsemekte aranmamalıdır kişilik.

Kişilik ancak eser meydana getirmekte ve toplumu kucaklamakla mümkündür. Iyi ilişkiler kurmak, iyi hizmetler yapmak, önce kendine sonra etrafına saygılı olmak …

 Böyle olmayanların kişiliği bir taklitten ibarettir. Kimlerden korkuyor, kimlerin önünde eziliyorlarsa; onları taklit ederler. Özellikle bürokraside çok açık görülür bu tipler. Toplumda  ne kadar gerideyse, kişilik tafrası da o kadar yukarıdadır. Hiçbir eser bırakamayan bir insan, neyin olgunluğunu  taşımaktadır içinde?

Eser bırakmayı burada çok geniş anlamda değerlendirmek gerek. Çevresinde mutluluk vermek , yeni bir hayat görüşü sunmak;  yeni fizik formülü icat etmek, insanlarda bilinç ; sanat ve

doğayı yeniden içinde meydana getirmeye ve dünyada veya tabiattaki hadiseleri o anki anlayışa göre keşfetmek; insana özgü bir beyin ve gönül dinamizmi olarak, derin bir öz olarak görmek gerek …

Böyle bir çilesi, böyle bir endişesi, böyle bir yaşam ırmağı olmayanlar, kendi kuruluklarının odunluğunda höthötçülükten medet

umarlar. Ve daha olmazsa kenefe çevirdikleri hayatların önünde taharet suyu satarak ibrikçibaşılık ederler…

Böyle düşünenlerin meydana getirdiği cemiyet ancak ibrikçibaşılığı derneği olması lazımdır.                                                                                              Ne yazık ki toplumda bu tiplerinde revaçta olduğu yerler mevcut. Bir şey zannedilmeleri de ayrıca çok üzücüdür. Bu gün ülkemizde bu ibrikçibaşılığı revaçta bir meslek olarak gözüküyor .

Talip olanlara hatırlatayım dedim.

Kaynak: www.drtus.com

YORUM EKLE

Haberler

Haber aranıyor...

Köşe Yazıları

Köşe yazısı aranıyor...