Ramazan orucu, Kıble'nin Kâbe tarafına çevrilişinden bir ay sonra, Peygamberimiz (s.a.v.)in Medine'ye hicretinin 18. ayının başlarında, Şaban ayında farz kılındı. Peygamberimiz dokuz kez ramazan bayramını eda etmiştir.

Arapça’da îdü’l-fıtr ve îdü’l-adhâ şeklinde adlandırılan her iki bayram da hicretin 2. yılından itibaren kutlanmaya başlanmıştır. Hac ibadeti hicretin 9. yılında farz kılınmakla birlikte kurban kesilmesi ve kurban bayramı namazı, oruç ibadeti ve ramazan bayramı gibi hicretin 2. yılında teşrî‘ kılınmıştır.

Medine’ye hicret ettikten sonra, bura sakinlerinin İran’dan alınma Nevruz ve Mihricân bayramlarını kutladıklarını gören Hz. Peygamber, “Allah sizin için o iki günü daha hayırlı iki günle, kurban ve ramazan bayramlarıyla değiştirmiştir” hadisiyle İran menşeli bu iki bayramın kutlanmasını yasaklamıştır.

“Bu günümüzde yapacağımız ilk şey namaz kılmaktır” meâlindeki hadise dayanarak ramazan ve kurban bayramlarının bayram namazının kılınmasıyla başladığını söylemek mümkündür. Hz. Peygamber, “Arefe günü, kurban günü ve teşrîk günleri biz müslümanların bayramıdır. Bu günler yeme içme günleridir” buyurmuştur.

Tebrik şekli olarak da ashabın birbiriyle karşılaştıklarında, “Allah bizden de sizden de kabul etsin” dedikleri rivayet edilir.

Biz Müslümanlar maalesef uzun yıllardır yeryüzünün halifesi olma şuurunu yitirip batıl törenlere bayram dediğimiz anda kimliğimizi kaybetmişiz. Bazı ülkelerde İslam’dan uzaklaştıran günleri bayram diye kutladıklarını görüyoruz. İslam’ın özgürce yaşanamadığı yerlerde ne derece bayram kutlanır düşünmeye değer. Belki gerçek bayramlara ulaşmak için bir vesiledir. Müslümanın bulunduğu her yerde bayram kutlansaydı, Mekke döneminde de bayramlar kutlanır ve eda edilir.

Medine dönemi Müslümanlar için kimliklerini ispat ve icra yeridir. Son yüzyılda huzurlu bir bayram eda edilememiştir. Mekke fethi Ramazanda olmuştur ama bayram Mekke de eda edilmemiştir. Ülkemizde bid’at olarak ortaya çıkmış bayram adında günler ihdas edilmiş ve zaman içinde siyasi sebeplerle yenisi ihdas edilirken, bazıları ise kaldırılmıştır. Ülkemizde dördü milli!, ikisi dini olarak kutlanan bayramlar vardır. 27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa Bayramı, 27 Mayıs Darbesi sonucu Millî Birlik Komitesi tarafından Türkiye'de ilan edilen eski resmî bayram. 3 Nisan 1963 tarihinden 1982 Anayasasının yürürlüğe girmesine kadar yirmi yıla yakın bir süre Türkiye'nin resmî bayramlarından biri olarak kutlanmıştır.

Bu bağlamda Diyanet İşleri Reisliğine ait; “27 Mayıs İnkılabının taşıdığı büyük mananın, halka ve köylüye kafi derecede ve açık bir ifade ile, vaizlerimizin vaaz’larında, hatiplerimizin hutbelerinde ayet ve hadislere istinaden anlatılması müftülüklerimiz gönderilen… tarih ve… sayılı tamimlerimizle istenmiştir” şeklindeki bir belge oldukça dikkate değerdir.

“Nevruz “yenigün” bayramı” başlığında diyanet dergisinde Haşan Şakir Sancaktar (Din İşleri Yüksek Kurul Üyesi)  bir yazı yazmıştır.  Yazısını şu cümleyle bitirmiştir. “Bütün vatandaşlarımızın bu bayramını kutluyor, birlik ve beraberliğimizin pekişmesine yardımcı olmasını diliyoruz.” Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı Zafer Koç'un kaleme aldığı yazıda Osmanlı Şeyhülislamı Ebusuud Efendi'nin "Nevruz Mecusi âdeti değildir. Nevruz Sultani'dir, eğlence ve şenliklerle kutlanmasında dinen bir sakınca yoktur" fetvası dayanak gösterilerek şölenlerle kutlanabileceği belirtildi.

Sonuç; Bazı devletlerin rejimlerine ait veya geleneksel günleri için bayram kelimesini kullanmaları kafa karışıklığına sebep olmuştur. Bunlar tören veya kutlama adını alabilir. Bayram ise şer’i ve dini bir kavramdır. Zaten Müslüman halk da diğerlerini ciddi anlamda bayram olarak görmemektedirler.

Bize düşen görev, bayramlarımızı İslam’ı yaşama ve yaşatma hürriyetiyle, namazla ve tekbirle yeniden kardeşçe buluşturmak ve kutlamaktır.

Bayramımızı “Allah bizden de sizden de kabul etsin”