AHMET DURSUN AKDOĞAN KİMDİR?
Trabzon İli Çaykara ilçesi Maraşlı köyünde 1930 yılında doğdu. Dedesi müderris Yusuf Efendi bölgenin Arapça üstatlarındandı. Hocamızın ilk ders aldığı kişi kendi babası müderris Hüseyin Efendidir. Babası ve aynı zamanda hocası olan Hüseyin Efendiden Arapça okudu ve icazet aldı. Daha 5 yaşında iken Kur’an-ı Kerimi hatmetti. Uzun yıllar Arapça tedrisine devam etti. Otuz yıla yakın Karadeniz’in çeşitli bölgelerinde fahri olarak İmam-Hatiplik yaptı. Ahmet Dursun AKDOĞAN hoca hayatının 70 yıldan fazla bir kısmını Kur’ana hizmet etmekle geçirdi. Daha 15 yaşında evlendiği Servet Hanımdan 5’i kız 2’si erkek olmak üzere 7 çocuğu oldu.
1977 yılında Sakarya’ya yerleşti. Ömrünün son 40 yılını Adapazarı’nda geçirdi. Ancak hayatının son yıllarını sağlık sorunlarıyla, kalp damar rahatsızlığı nedeniyle hastanelerde geçirdi. Hasta yatağında dahi kendisini ziyarete gelenler onu ya okurken ya da birilerine nasihat ederken buluyorlardı. Ahmet Hoca 03.08.2017 tarihinde Hakkın rahmetine kavuştu. Kabri Emirdağ mezarlığında eşi Servet hanımın yanındadır.
ZULÜM YILLARINDA KUR’AN TALEBELİĞİ
Rahmetli Ahmet Hoca ile yaptığımız birçok söyleşide hafız olamamasını çocukluğundaki Kur’an düşmanı yönetimden kaynaklandığını beyan ederdi. Çocukluk yıllarında başlayıp bitiremediği hafızlık onun içinde büyük bir ukde olarak kalmıştı. Bu bakımdan hafızlara hep gıbta ile bakmıştır. O yıllara ait yaşadığı dönemi kendi kitabı olan “Hakikat Yolu Miraç Yolu” kitabında şöyle izah etmektedir.       (9 yaşında hafızlığa başladım. Köyümüzde Maraşlı Osman Efendi türbesi vardır. Özellikle Cuma günleri yöre halkı ziyarete gelirdi. Hatim ve dualar yapılırdı. Yapılan bir şikâyet neticesi Çaykara nahiye müdürü Jandarmalarla Cuma vakti camiyi bastı. Namaz vakti yakın olduğu için 7-8 ihtiyarı aldılar ve camiyi mühürlediler. İhtiyarları Of’ta hapse koydular, 2 ay kadar sorgusuz sualsiz yattılar. Biz hafızlık yapan 32 kişi dağıldık. Yakaladıkları birkaç kişi senelerce mahkemelere gidip geldi. Bu esef verici olayla hafızlığım yarıda kalmış oluyordu.)
İLİM ERBABI İLE TANIŞMALARI
Ahmet Akdoğan Hoca Askerden sonra Rize İkizdere Şimşirli köyünde fahri olarak imamlığa başlar. İlme çok büyük hevesi vardır. Gece gündüz Arapça, Osmanlıca, yeni Türkçe bulduğu bütün kitapları okumaya çalışır. Özellikle Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin “Marifetname” eserini okuduktan sonra ufku büsbütün değişir, bunun üzerine tasavvufa yönelir. Bu sırada Şimşirli köyündeki cemaatten bir zatın keşfi kerametinin açıldığını aynel-yakin görünce, Bediüzzaman’ın “Eski Said” -“Yeni Said” dediği gibi “Eski Ahmet”-“Yeni Ahmet” diye kendi hayatında iki bölüm oluşturur. Artık Ahmet Hocada mürşid-i kâmil arayışı başlamıştır. 1959 yılında gördüğü bir rüya üzerine İstanbul Çarşamba İsmail ağa camiindeki Şeyh Ali Haydar Efendiye gider. Arayışlarını sürdürür. Ardından Sivaslı İhramcı-zade İsmail Toprak Efendiye intisap eder. 6 sene hizmetinde bulunduğu İhramcı-zade’nin vefatıyla -kendi ifadesiyle- yetim kalır. Gerek Ali Haydar Efendiden gerekse İhramcı-zade İsmail Efendiden öğrendiklerini gördüklerini hatıra nev’inden kendisini ziyaret edenlere ömrünün sonuna kadar anlatmaya çalışır.
TİCARETLE İMTİHANI
Uzun yıllar fahri imamlık yapan Ahmet Hoca çevresi tarafından oldukça sevilen ve güvenilen birisidir. 60’lı yılların sonlarına doğru bir inşaat şirketinden davet alan Ahmet Hoca Ankara’ya yerleşir. Şirkete belli bir miktar para karşılığı ortak olarak ticarete atılır. Ahmet Akdoğan Hoca çok uzun sürmeyen bu ticaret hayatında büyük zararlara uğradığı görülür. O günleri anlatırken “Cenab-ı Allah bana ilimle uğraşmam gerektiğini, ticaretin benim işim olmadığını kısa zamanda gösterdi de Elhamdülillah ilim yolculuğum devam etti. Ticarette ısrarcı olsaydım maddi manevi tahmin edemeyeceğim kayıplarım olacaktı.” diye ifade etmişti.   Bu vesile ile geçtiğimiz günlerde rahmetli olan Emin Işık’ın vefatı vesilesiyle basında yer alan bir anekdotu da biz nakletmiş olalım.
Tasavvuf tarihi hocası Selçuk Eraydın rahmetli olmadan önce ticarete girişiyle ilgili bir anısını Emin Hocaya anlatmış. Birisi sebep olmuş Selçuk Hoca sermaye yatırarak bir firmanın şubesini Kadıköy’e açmış. Ancak bu ticaretten zarar etmiş. Emin Işık’la karşılaştığı bir gün Selçuk Eraydın şöyle demiş: “Hocam ilimde istediği yere gelemedim, ticarette de büyük zarar ettim.” demiş.
YENİ ANLAYIŞLA YAZDIĞI KURAN MEALİ
Ahmet Akdoğan Hoca İslam ahlakını benimsemiş ve yakın çevresinde değeri bilinemeyen bir âlimdi. Her hususta ölçüsü İslami değerlerdi. Güncel meseleleri takip ederdi. Son yıllarda yaygınlaşan meal akımı da dikkatinden kaçmamıştı. Yayımlanan mealleri tek tek inceledikten sonra gördüğü eksiklikler karşısında ilgisiz kalmamış ve “Yeni Bir Anlayışla Kuran-ı Kerim Meali” yazmıştır. Yılların birikimi olan Kuran ve Arapça ilmini bu mealle taçlandırmış ve yeni nesillere kelime mealini hediye etmiştir. Oğlu Hikmet babasının bu dönemiyle ilgili “ meali yazarken “dünyaya kendini kapatmıştı, öyle ki rahmetli annem yatalaktı, annemin de hizmetinin babam görürdü” der. Şöyle devam eder Hikmet abi konuşmasına: Meal yayına hazırlanınca rahmetli annem “Baban meali yazarken masada çalışıyordu ve ben onun son iki yıldır sadece sırtını gördüm.” demişti. Hoca Efendi yazdığı hiçbir eserinden maddi bir karşılık beklememiş, eserlerini ücretsiz dağıttığı gibi bu kıymetli mealin de dağıtımından herhangi bir bedel kabul etmemiştir. Meali dileyene bedelsiz olarak hediye ederdi. Ahmet D. Akdoğan Hoca Mealinin Takdiminde şu ifadelerle okuyucusuna seslenir:
“Birçok yazılmış Kuran-ı Kerim meali bulunmasına rağmen bizi bir meal yazmaya iten başlıca sebep bizim hazırladığımız tarzda bir meal bulunmayışı idi ve bu alanda ciddi bir boşluk bulunmaktaydı. Öncelikle ortaya koyduğumuz bu çalışma ile bir boşluğu doldurduğumuza inanıyoruz. Bir başka sebep ise piyasada bulunan meallerin bir kısmında ciddi hatalar mevcut olduğuna şahit olduk.”
DEĞERLERİMİZ ÜZERİNE YAZDIĞI ESERLER
Ahmet Akdoğan Hocamız günümüz insanının unutmaması gereken bazı İslami konulara eserleriyle dikkat çekmeye çalışırdı. Ziyaretçileriyle yaptığı sohbetlerde de bu konulardan sık sık bahseder, onlara nasihatler ederdi. Namaza ve ahlaka dair toplumun her kesimine hitap eden eserleri bu yüzden kaleme almıştı. Ömrünün son yılları belki de bu eserleri hazırlayarak geçti. Eserlerinde seçtiği konular günlük amellerimizi düzenleyen konulardan oluşuyordu. Yazdığı bu kitapları da aynı Kur’an mealinde olduğu gibi hiçbir maddi beklenti içinde olmadan kaleme almıştı. Kitaplarını para ile sattırmaz sadece Allah rızası için ücretsiz dağıtırdı. Derdi günümüz insanını bilinçlendirmeye yönelikti. Ahmet
Akdoğan Hoca “Müslüman olduğunu söyleyen herkes İslam’ın şartlarını bilmesi gerekir. Ve hayatına hâkim kılma mecburiyeti vardır. Şayet bu şartlar yerine getirilmiyorsa inandık demenin manası tam yerine oturmuyor” diyerek kitaplarında ikazlarda bulunurdu. Bu eserlerde vefalı bir ilim insanı olduğunu da görüyoruz. Çünkü eserlerinde anne babasına hocalarına yetişmesinde emeği geçenler ve ait olan esere katkıda bulunanlara teşekkür etmeyi de ihmal etmemiş bir insandı. Geride kalanlar olarak bizler de, o yaşta bir insanın gayretle yazdığı eserlerden istifade etmemiz lazım.
NAMAZLARI VE DUALARI
Üç katlı evinin çatı arasını kendine ayırmıştı. Eşinin vefatından sonra tek başına yaşıyordu. Alt katlarında ise oğlu ve torunu kalıyordu. Onun için yalnızdı demek mümkün değildi, çünkü ya okuyor, ya yazıyor, ya haber dinliyor, ya da ibadet ediyordu. Her anını Rabbi ile baş başa geçiriyordu. Ziyaretine gittiğimizde namazlarımızı beraber kılardık. Ama hiçbir zaman bize imamlık yapmazdı. Bunu da iki gerekçeyle açıklardı. Birincisi ben yaşlı ve hasta bir adamım. İkincisi de siz benim namazıma dayanamazsınız. Hakikaten de öyleydi. Namazın her rekâtında onlarca sayfa okuyor ve öyle rükûa gidiyordu. Duaları da böyleydi. Dakikalarca alışılanın ve ezberlenenin dışında konuşur gibi dua ederdi. Dualarında insanların birçoğu kendini bulurdu.
HATIRALAR
HÜSEYİN YORULMAZ:

Bundan birkaç yıl önce İslam düşüncesi üzerine çalışmalarıyla tanıdığımız İsmail Kara ile beraber SAKVA’daki arkadaşlar Ahmet Akdoğan Hocayı evinde ziyaret ettik. Meğer Akdoğan Hoca, İsmail Kara’nın baba dostu imiş. Rizeli olan Kutuz Hoca adı ile tanınan Hafız Mehmet Kara ile aynı yıllarda yaşamış, devre arkadaşı olarak birbirleri ile her zaman haberleşmişlerdir. Bilindiği gibi İsmail Kara babası ile ilgili hatıralarını “Cumhuriyet Devrinde Bir Köy Hocası-Kutuz Hoca'nın Hatıraları” adıyla kitap haline getirmiştir. Kara o kitapta Kutuz Hoca’nın ilk gençlik yıllarını, ilim yolunda çektiği sıkıntıları, imamlığını, babasının yetiştirdiği talebeleri ve arkadaşlarını uzun uzun anlatmıştır. Bir dönemin tanıklığını yapmış her iki hocamıza da Allah’tan rahmet diliyoruz.
NEDİM SOLMAZ:
Ahmet Akdoğan Hocaya bir ziyaretim sırasında incelediğim Prof. Mehmet OKUYAN’ın “Kuran’da Kabir azabı var mı?” kitabını sordum. Hoca efendi beklemediğim bir şekilde tepki gösterdi. Meğer Mehmet Okuyan hoca arkadaşlarından birinin oğluymuş. Hoca söze şöyle başladı. “Hakikat Yolu Miraç Yolu” kitabımın dizgi ve baskı işlerini ona yaptırmıştım. Babasına hürmetim ve sevgim çoktur. Fakat Mehmet babasının çizgisini terk etmiş birisidir. Ehli Sünnet çizgisinin tamamında varlığı kabul edilen Kabir azabına koca bir kitapla cevap araması boş bir beyhude gayret olmuştur. Kitabını bana imzalı olarak göndermiş. İnceledim. Kendisine bizzat daktilomla yazdığım 5 sayfalık mektupta da belittim. (Mektubu eline alıp ilgili bölümü okuyarak) “Selef halef bu ayet (mü’min 46. Ayet) kabir azabıyla ilgili olduğunu beyan ettiler, bunu siz tevil edip kabul etmediniz ve bunca Hadisi Şerifleri Kur’an’a aykırı diye devre dışı ettiniz.” diyerek Mehmet Okuyan’ın yazdığı bu kitaba ehemmiyet vermememi önerdi. İlerlemiş yaşına rağmen güncel meseleleri takip ederdi.