Şairinin önüne geçen şiirler vardır; “Hikâye” bu şiirlerdendir, Cahit Külebi’den şöhretlidir, bilmeyen yoktur.
Nasıldı? “Senin dudakların pembe / Ellerin beyaz, / Al tut ellerimi bebek / Tut biraz!”
Sonraki beş kıta “Benim doğduğum köylerde/köyleri” diye başlar, “Ceviz ağaçları yoktu”, “Buğday tarlaları yoktu”, “Akşamları eşkıyalar basardı”, “İnsanlar gülmesini bilmezdi”, “Kuzey rüzgârları eserdi” dizeleriyle devam eder, üçüncü dizeler bir alaturkanın meyanıdır sanki, şair basar da basar: “Ben bu yüzden serinliğe hasretim”, “Dağıt saçlarını bebek”, “Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem”, “Ben bu yüzden nâçâr kalmışım”, “Hep bu yüzden dudaklarım çatlaktır”. Son dizeler ise “dudakları pembe, elleri beyaz” güzelden bomba taleplere ayrılmıştır: “Okşa biraz!”, “Savur biraz!”, “Konuş biraz!”, “Gül biraz!” ve, ve “Öp biraz!”
Bitişi de şöyle: “Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin! / Benim doğduğum köyler de güzeldi / Sen de anlat doğduğun yerleri, / Anlat biraz!”
Orhan Veli, Cahit Külebi’yi bu şiirdeki buluşuyla över; iki insan memleket ve tabiat üzerinden karşılaştırılmış, oğlanın çektiği hasret çarpıcı verilmiştir. Fakat eleştirir de. Neden? Buluş, bir kullanılmış, bir daha, bir daha, bir daha, bir daha, tam beş kere kullanılmıştır. Külebi kendi kendisini istismar etmiştir. Tuluatçılar, tutulan bir esprinin üst üste tekrarına “sağmak” derler, Külebi de buluşunu sağmıştır.
“Birbirinin eşi mısralar” söylememek şairler için mi geçerlidir sadece? Ne münasebet! Hiç kimse hiçbir konuda ne kendisini ne de başkasını tekrar etmeli. Eden gülünç olur.
1967 Depremi’ni unutturmamak için, dönemin Bayındırlık Müdürü Nurettin Sofuoğlu tarafından dikilmiş bir çınarımız vardır. Nerede? Vilayet’in önünde –idi. Yeri değişmedi, ama tarifi Kent Meydanı’yla mümkün artık: Otoparkın Bulvar girişinde, hemen solda. Beton içinde. Hayrettir hâlâ ayakta. Dikiliş nedenini anlatır levhası da belki boynunda. 1999’da, depremin hemen ardından bir çınar daha dikildi bunun dört metre güneyine. Anladım. Anladık. 17 Ağustos da unutulmasın isteniyor. Doğru, unutulmasın! Ama çınar mı olmalı bunun da andacı? Çınar olacaksa ilkinin ensesine mi kondurulmalı? Komiktir bu. İkincisi şimdi yok. Komiklik görülmüş olsaydı keşke. Öyle olmadı, yıkım sonrası meydan düzenlenirken ayak bağı oldu çınarlar, küçüğünü kaldırıp attılar –Allah razı olsun atandan!- ama büyüğü inatçı çıktı.
Çınar; boylu, gövdeli, ömürlü ve gölgeli bir ağaçtır. Yaşlı ve görgülü büyükler çınara teşbih edilir bu yüzden. Yakışır. Ben de “Bağ Çorbası” adlı denememde bunu yaptım: “Çarşılara giriyoruz; dükkânlarda DSİ’den emekli Orhan Sadi Emre’ye rastlıyoruz, Manav’dır; eşraftan Ahmet Canay’a rastlıyoruz, Abaza’dır; mobilyacı ustası Osman Yılmaz’a rastlıyoruz, Tatar’dır; yahut da onlar gibi Calvino’ya her bakımdan uzak, Tanpınar’a hisçe elbette çok yakın, gün görmüş bir başka Adapazarlı çınara rastlıyoruz ki halk anlatışının nüanslarını almış o güzelim dilleriyle kendi Adapazarlarını anlatmaktadırlar.”
Ama böyle bir büyüğün veya bir ustanın ardından “çınar” ve “devrilmek” sözcüklerinin birlikte kullanıldığını görmüyor muyum –hem de epidemi olarak- hayretler içinde kalıyorum. Devrilmek’te saygı yok çünkü. Dahası edilgenlik var. Biri ortadan kaldırılıyor, yok ediliyor. Gönderiliyor. Gidişine de adeta seviniliyor. Oysa söylenmek istenen bu değil. Sevilen bir büyük ölmüş, ölümü bizi üzmüştür, bu söylenecektir. Kalıp bunu söylemiyor. Titizliğine inandığım bir gazete bile, Ömer Lütfi Akad’ın ölüm haberini “Bir çınar devrildi” diye verdi, şaşırdım. Bunu kim kullandı acaba ilkin? Buluşunu beğenmiş midir? Takipçilerinin beğendiği muhakkak. Kolaylarına da geliyor. İyi de çok mu zordur, böyle bir üzüntüyü yine çınar üzerinden fakat tekrara da düşmeden vermek? Hem zor da olsa, yapılası olan bu değil midir?
Banisi Kanuni’nin Hürrem Sultan’dan kızı Mihrimah Sultan olan iki cami vardır. İkisini de Mimar Sinan yapar. Ama biri Üsküdar’dadır, diğeri Edirnekapı’da. Mimarileri de farklıdır. Âdettir, selatin camilerinde en az iki minare olur, Üsküdar’dakinde de ikidir. Gelgelelim, Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii bir minarelidir. İlkinin inşaı 1540-48 arasındadır ve sultanın zevci Rüstem Paşa hayattadır; ikincisi yapılırken (1562-65) Mihrimah Sultan yalnızdır. Bu mu işaret edilir acaba? Sonra, Üsküdar’dakinin kubbesi, üç yanından yarım kubbelerle desteklidir de, cephede yarım kubbe yoktur. Rivayet, Sinan’ın Sultan’a olan aşkından böyle yaptığıdır. Doğru mudur, ne kadarı doğrudur? Bilinmez.
Ama sellemehüsselam konuşulmamalı da, yazılmamalı da. Hele tekrar, zinhar! Benim öğrendiğim bu.
TEŞEKKÜR: 28 Ocak akşamı Sait Tanış Kültür Merkezi’nde Prof. Dr. Rahmi Karakuş’u dinledik. Konusu, “Türk Felsefesi” idi. Dinleyenlerin soruları oldu, Karakuş Hoca her birini cevapladı, konuyu tarihe, edebiyata, dile açılarak yaydı. Yararlandık. Hoca’ya ve Türkiye Yazarlar Birliği şube yönetimine, akşamı pekiştirecek bir başka başlıkta sohbet talebimizle teşekkür ederiz. |