Siz daha çoğunu biliyorsunuzdur, ben bildiğimi söyleyeyim, eksiğimi tamamlarsınız.
Dört parti, aralarındaki kavgayı, küslüğü unuttu, milletvekillerinin emekli aylıklarını milli birlik ve beraberlik ve dayanışma mesajı verircesine adeta oybirliği ile Meclis’ten geçirdi. Artık iki yıl vekillik yapanlar da emekli aylığı alabilecek. Oh! Şimdiki emekli aylıkları Cumhurbaşkanlığı’nın ödeneğine endekslenecek, aşağı yukarı yüzde 45 zamlı olacak yani. Âlâ! Diyelim, vekilimizin vekilliği bitti, ama yeni bir iş bulamadı, Meclis, sigorta primlerini; iş bulduysa prim farklarını ödeyecek. Suyundan da koy!
Artışların dediğim kadarcık değil, yüzde yüz olduğuna dair tevatür dolaşıyor piyasada, doğrudur herhalde. Dedim ya, ben pek bilmem diye. Hem alınganlığım da orana değil. Oran yüzde iki yüz de olabilirdi. Korkmam. Korkulmaz. Donanmasının demirlerini gümüşten, halatlarını ibrişimden, yelkenlerini atlastan yapacağına inanmış bir milletin ahvadıyız biz. Şak! Şak! Şak!
Benim bozulduğum, yasa çıktıktan sonra bıdı bıdı edenler: Bir tuhaf oldum’cular, canım sıkıldı’cılar, içim burkuldu’cular; “Gül veto etsin, etmezse yasayı Anayasa Mahkemesi’ne götürürüz” diyenler. Çalışanların, düz emeklilerin ayaklandığını görmüşler, şimdi dil yaparak yaramıza güya kolonya döküyorlar. Acımız, yasalarından değilmiş gibi. Buyurun, yasayı da Gül kısmen veto etti işte, bağışlatır mı bu sizi?
Bazen konuyla ilgisiz sözler gelir aklıma, Camus’nün “Sisyphe Efsanesi”nden bir sözü düştü şimdi de: “Bir insan, söylediği şeylerden çok söylemediği şeylerle insan’dır.” Susmaya çağrıdır bu. Ya da susarak konuşmaya. Ama söylenmeyen şeyler, aslında söylenmiş, söylenmiş de sessize alınmış şeyler ise… O insan? O insan da insan’dır. Ama nasıl insan’dır?
İlgisizlik bazen de bir başka ilgisizliği tetikliyor. Şimdi bu da oldu, “Hikâyem Adapazarı”ndan alıyorum hatırladıklarımı. (s. 350-351).
Dokuz gün kaldık Selimiye’de. Sonrası Kartal-Maltepe, 2. Zırhlı Tugay. Neden tutuklandık, bilmiyoruz. Muzaffer Ağbi başı çekti, savcılığa dilekçe verip dosyamızı incelemek istedik. (…) Benim hakkımda biri işçi, ikisi öğrenci, diğerleri öğretmen, on dört, on beş kadar kişinin ifadesi vardı. Neler yapmışım, neler! En ilginci, muharrirliği de olan bir öğretmenin daha ben lisedeyken komünizm propagandası yaptığım iddiası. Gerçi bir ikisi hariç ifade verenlerin hepsi –öğretmen de dahil- ifadeleri polis zoruyla verdiklerini söylediler mahkemede; ama sekiz yıl önceki bir olay neden hatırlanır? Öğretmen hatırladıysa da ilginç, öğretmene hatırlatıldıysa da. Hikâye ise şöyle: Lise sondayız. Komşu şube Ed. A’da Ayten Hanım sanat tarihi dersinde –müfettiş de var, arka sırada oturuyor. Dersini anlatmış, müfettişe dönmüş; “Diyeceğim bu kadar, sorularınız olacak mı?” Müfettiş: “Bittiyse tahtaya dönüp bir bakın.” Fizik olarak fazlasıyla benzediğinden Kruşçef dediğimiz bir Yavuz vardı o sınıfta –soyadını unutmuşum. Şefkati (Bircan) teneffüste bir kel kafa çizmiş tahtaya, yanına orak-çekiç, altına da Kruşçef yazmış. Olan bu. İstanbul gazetelerinden biri –sanırım Son Havadis- bunu mesele yaptı, büyülttü. Okul telaşlandı. Milli Eğitim telaşlandı. Bize yürüyün diye işaret çaktılar. On kişilik bir komite kuruldu. Okulun üst kattaki sınıflarından birinde afişler hazırlandı. En önde taşınan bezdi, şöyleydi: “Aramızda asla komünist yoktur. Varsa herkesten önce elini biz kırarız.” Yerel basının ilgisi günlerce sürdü. Hele “Akşam Haberleri” abarttı da abarttı: Tehdit telefonları alıyorlarmış. Gazetelerinin saldırıya uğrayacağından korkuyorlarmış. Yayınlar uzayınca komite olarak gazeteye gidildi. Yazı işleri çekme kattaymış, çıkıldı. Bir adamın biz ne dersek diyelim hep, “Basın hürdür. Ben dilediğimi yazarım. Siz tehdit ettiniz, demiyorum. Sizi de suçlamıyorum” dediği hatırımda. Muzaffer Ağbi’nin “Akşam Haberleri”yle ilgisini içerde öğrendim; komiteyi karşılayan da oymuş meğer. “Muzaffer Ağbi!” dedim bir gün, “Gazeteye saldırı ihtimali falan yoktu.” “Biliyordum” dedi. “E, neden öyle yazdınız?” Cahilliğim çok benim. “Yazdım ki komünizm konuşulsun.”
Alıntım bu kadar.
Diyorum ki: Allah bilir, muharrirliği olan öğretmen de, açtığı yarayı unutmuş, bizim de unuttuğumuzu sanıp sağda solda kolonya döküyordur şimdi. |