Harold Pinter, oyun yazarı. Ayrıca aktör, yönetmen, senarist. Ayrıca şair. 1930 yılında Londra’da Yahudi bir terzinin oğlu olarak dünyaya gelir. Çocukluğu bombalar altında geçer. Askerlik yaşı geldiğinde savaş karşıtıdır, gitmeyi reddeder, para cezasına çarptırılır. Sonraki yıllarda, özellikle 1973’te Şili’de yönetime Pinochet’nin el koymasından sonra, sanat adamlığına aktivistliği de ekleyip insan hakları savunucusu olarak dünyanın pek çok ülkesine gider, gösterilere, toplantılara katılır. NATO’nun Kosova’ya müdahalesini eleştirmesi, ABD’ye karşı Küba Dayanışma Partisi’ne üyeliği, Irak’ın işgalini protestosu, Thatcher, Reagan, Blair ve Bush politikalarına kafadan çıkışları bunlardan bir kısmı. Gittiği ülkelerden biri de Türkiye. Yıl 1985: Meslekdaşı Arthur Miller’le gelir, 12 Eylül faşizmi altındaki ezilenlere destek olur. 2004 yılında da Hasankeyf’i korumak için kampanya başlatır, Ilısu Barajı’na karşı çıkar.
İlk oyununu 1957’de yazar: “Oda/Room”. Bu oyun, sonraki oyunlarının önsözü gibidir, onların hemen bütün öğelerini barındırır: iletişimsizlik, tehdit, korku… Ve –elbette- “oda”. Pinter tiyatrosunda önemli bir sembol. İnsan dışarının tehdidi altındadır, bunu hisseder ev’e/oda’ya sığınır. Sığınaktır oda. Sıcaktır. Korur. Ana rahmini çağrıştırır. Fakat hapishaneyi hatırlatan yanı da vardır. Şöyle ki dünya ile yüzleşemeyip çekilmeyi, sinmeyi, cezalanmayı, belki ölmeyi yahut hiç doğmamış olmayı bile anlatır. Korku içinde geçen çocukluk yıllarının izleri var bu tiyatroda. Her an kapının açılacağı ve evcek götürülecekleri korkusuyla yaşamıştır aile. Arka kapıyı açtıklarında pek çok kez alevlerle karşılaştıklarını söyler Pinter de. Oyunlarının bir diğer vazgeçilmezinin “kapı” olması da boşuna değil yani.
“Doğum Günü Partisi/The Birthday Party” Pinter’in ilk uzun oyunu. 1958’de oynanır ilkin, fakat eleştirmenlerce anlaşılıp beğenilmesi sonra olur. 31 Ocak akşamı AFA’da İBB Şehir Tiyatrolarınca sergilendi oyun, izlenimim şu: Adapazarı da beğenmedi.
Sahne bir pansiyondur. Tam karşıda bir kapı. Sağda, sağır bir duvar, pencereli ama pek kullanılmaz. Solda üstteki odalara çıkan bir merdiven. Arkada, kısmen merdiven altında kalmış bir mutfak. Elbette koltuk, kanepe, masa, duvarlarda çerçeveli fotoğraflar falan. Pansiyonu bir karı koca işletir. Meg sıcak, anaç bir kadın; kocası Petey sessiz ve sakindir ve sadece sahildeki şezlonglarla ilgilenir. Pansiyonun tek müşterisi, bir yıldır kalmakta olan Stanley’dir, müzisyendir, sırtından vurulup bu pansiyona sığınmıştır, ama dünya turu ve konser hayali vardır hep. Petey, pansiyonlarına iki müşterinin daha geleceği haberini getirir dışarıdan; çok geçmez, dış kapı açılır, beklenen yabancılar gelir: Goldberg ile McCann. Kimdir bunlar? Biri etkin, diğeri edilgin görünseler de birlikte tehlike’dirler. İkili olarak somutlaşmış kaba kuvvet’tirler. Düzen’i ve korku’yu beslerler. Etkilerinde ilk kalan, Meg olur, o kadar ki kim bilir hangi ürküntü ile, pansiyondaki tek müşteri Stanley için o gece doğum günü partisi düzenlediklerini de söyleyiverir. Oysa Stanley’in doğum günü değildir o gün. Tehlikeli ikili, yine de inisiyatif alıp partiyi kurgular –zaten Stanley’i alıp götürecekleri kuşkusu da yaratmışlardır. Gece korkunç bir eğlence olur. Pansiyon civarından aptal sarışın Lulu da partidedir; Lulu ile Goldberg, onlara bakarak da Meg ile McCann birbirlerine erotizmin limitinde yak(ın)laşırlar. İlginç olan şudur: Petey gecede yoktur, sahilde, şezlonglarladır. Stanley, sanki, kendisine parti düzenlenen adam değildir, karışmaz eğlenceye, ama yine de oynanan körebe oyununun içinde bulur kendini. Derken Lulu’nun hediyesi davul bu hengâmede patlar; Stanley, gözlüğü kırılıp gözlüksüz kalır, suçlu olarak Meg’i görüp boğmaya çalışır. İkili tarafından kurtarılır Meg, ertesi sabah da Stanley evden götürülür.
Kurgulayan insanı, kurgulayan toplumu anlatmakta Pinter. Kurgulayan, aynı zamanda kurgulanandır da. Eleştirisi, kurguya –diyeceğim. Herkes, bilincinde veya değil, kurguluyor bu oyunda. An’ı, yarını kurguluyor. Gücü, otoriteyi, iktidarı deniyor. An geliyor, Petey bile, o sessiz adam bile Meg’e; Meg Stanley’e bağırıyor. Yabancı ikili, baş kurguculardır, görürüz ki onlardan Goldberg de annesi tarafından ayrı, babası tarafından ayrı kurgulanmıştır. Annemiz, babamız da kendi anneleri, babaları, onlar da, onlardan öncekiler de yine kendi anneleri, babaları tarafından kurgulanmış değil midirler?
Bu oyunun beğenilmemesi ancak anlaşılmamasıyla mümkün. Peki, anlaşılmaz mıdır? Klasik tiyatrodan başkadır. Komedide güler rahatlarız, trajedide acır rahatlarız. Arındırır klasik tiyatro. Büyüler. İllüzyonisttir. Fakat 50’li yıllarda Beckett’le, Genet’yle, Ionesco’yla ve Pinter’le gelişmeye başlayan absürd tiyatro arındırmaz. Trajik olanda komiğe, komik olanda trajiğe dikkat çeker. Hayatın rutini saydığımız, görmezlikten geldiğimiz, hatta fazlasıyla ciddiye de aldığımız durumlar üzerine parodiler sunar. Alaysılar. Bunu da ironiyle, şaşırtmacalarla yapar. Güldürüsü karadır. Acıtır. Gönderme yüklüdür. Sahneye de böyle konur, oyuncular abartılı oynar, kostüm, mekân yine böyle düzenlenir. Meg’le Lulu’nun günlük kıyafetlerinin aynı renk, götürüldüğü sahnede Stanley’in kostümüyle ikilinin kostümlerinin aynı kumaştan olması böyle okunmalı: giderek herkes birbirine benziyor. Mutfaktaki zil, dizilerdeki kahkaha efektlerinin yerine geçer şaka yollu, ama jetonunun geç düşmemesi için uyarı da olur seyirciye. Barış Dinçel’in tasarımı, geometrisi kaçmış dekor da keza toplumsal çarpıklığı işaret eder.
2005 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü alır Pinter, 2008’de de yirmi dokuz oyun ve pek çok sinema ve televizyon senaryosu bırakarak ölür. Oyunlardan ikisi Türkiye’yle ilgilidir ve Türkiye’ye ilk ziyaretinin ardından yazılmıştır: “Bir Tek Daha/One For The Road” (1985), “Dağ Dili/Mountain Language” (1988). “Bir Tek Daha”da absürdü, hatta metaforu bir yana bırakıp gerçeği olduğu gibi göstermeyi yeğler Pinter. “Bu işkenceler bugün oluyor, görmüyor musunuz?” diye sorar. “Dağ Dili” de Kürtçeyle ve üzerindeki yasakla ilgilidir. Bu iki kısa oyun, politik duruşundan dolayı ayrı tutulur. Fakat verdiği röportajların birinde, Pinter, “otoritenin kötüye kullanılması” bağlamında bunların da ötekilerle buluştuğunu söyler ki haklıdır.
Merak bu ya, “Doğum Günü Partisi”ni değil de bu iki oyunu izleseydik o akşam –absürd yok, ironi yok, saçma yok hazır; sadece ve sadece çıplak mı çıplak gerçek var- sever miydik acaba? Beğenir miydik? Bence şüpheli. Harold Pinter’i beğenmek için, yüzleşmeye hazır olmak gerekiyor –en azından.
|