Cevdet Kudret’ti sanırım, yok, yok, Çetin Altan’dı, üç tarafı denizlerle çevrili bir yarımadada yaşadığımız halde denizcilikten habersiz, deniz edebiyatından da mahrum olduğumuzu söylüyor, Faruk Nafiz’in satırlarıyla dalga geçiyordu: “Deniz engin bir sudur, tuzlu, yeşil, dalgalı / Süsler kıyılarını bazen beyaz bir yalı.” Dünya edebiyatında ise Melville vardı, Hemingway, Pierre Loti, Rimbaud… “Moby Dick” vardı, “Yaşlı Adam ve Deniz”, “İzlanda Balıkçısı”, “Sarhoş Gemi”…
Cevdet Kudret, şiir olmayanla olan üzerinde durur; ilkine örneği Mehmet Emin’dir, “Anadolu” manzumesi; şair olansa Hâşim’dir, işte “Merdiven” de örnek. Nerde “Yürüyordum: ağlıyordu ırmaklar, Yürüyordum: düşüyordu yapraklar” yavanlığı; nerde “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden, / Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak” ağırlığı!
Faruk Nafiz’in satırları da Mehmet Emin’inkiler gibidir. Geneldir. Düzdür. Dümdüz. Bir şiir değil, manzum bir lügatten “deniz” veya “yalı” maddesidir sanki okuduğumuz. “Deniz” neymiş efendim? “Engin bir su, tuzlu, yeşil, dalgalı”. Ya “yalı” efendim? O da “kıyı süsleyen ev”. Bunlar tanımdır. Tanım cümleleriyle şiir olmaz. Öykü de olmaz. Oyun da yazılmaz. Geneldir çünkü tanım. Külli. Tümel. Özele mi yoğunlaşır öyleyse sanat? Hayır! Özel’de genel’i, cüzi’de külli’yi, tikel’de tümel’i verir. Vermeli. Diyelim Atatürk Parkı’nı anlatıyorsunuz, anlatınızda bütün parklar kendini bulmalı.
Anlaşıldı, manzume başka, şiir başka.
Ya villa? Yalıdan farkı ne? “Villa”, kır evi demek. Kır evi dediysem köy evi değil, bağ evi değil. Su kenarı, kaplıca, orman vb. sayfiye yerlerinde ama sayfiyenin de kellifellilerinde olur. Müstakildir. Mevsimliktir. Şehir içinde, hele bitişik nizamda villa olmaz yani.
Sakın, köşkle de karıştırılmaya. “Köşk” de kırsaldadır. Ama şehir kırsalıdır bu. Banliyö diyelim. Deniz şart değil, bahçe içinde ve gayet süslü olması yeter bir evin köşk diye adlandırılması için.
“Konak” süslü olmaktan çok gösterişli, heybetlidir. Büyük aile evidir. Yirmi, yirmi beş odalıları vardır. Köşkten farkı şurada: Şehir içindedir. Boğaz’da yalısı, Erenköy, Ziverbey veya Yeşilköy’de köşkü olan ailelerin kışlık evleridir konaklar.
Eski Adapazarı’nda yalı yoktu, villa yoktu, hatta köşk de yoktu. Nasıl olsun ki! Ama konak vardı. Vardı da konak adı da pek kullanılmazdı. Zabit Efendi’ninkini bilirim bir konak diye, sahibi subaydı herhalde, konak denmesi bundan olacak –malum, hükümet dairesine de “konak” denir. Dipnot: Bizim Bulvar’a doğusundan paralel caddenin adı da, üzerindeki resmi binalardan kinaye Konak Caddesi’dir. Konak adı en çok Diyarbekirliler’inkine yakışır bence, orası için de, Zabit Efendi’ninki için de “ev” kullanılırdı daha çok. Eski Adapazarlılar, evleri için, bırakınız köşkü, villayı, konak demeyi bile kibir sayarlardı. Bildiğim, içlerine de girdiğim konak yavrusu evler vardır, onların sahipleri de büyüklenmezdi evleriyle, hatta ne de fakirhane deyip gereksiz tevazu gösterirlerdi. “Fakirhane” bizim evler için geçerliydi.
Dede evimiz Eski Hendek Caddesi’ndeydi, bahçe içindeydi. Bağda da yine iki katlı ama içi boş bir evimiz vardı, yaz başında götürülen üç beş parça eşya ile döşenir, bağ bozumuyla tekrar boşaltılırdı. Benim için evlerin şahı Sapancalıların eviydi, hele bahçe kapısı üzerinden duvara tırmanmış hanımelisi ile evden, konaktan, köşkten öte bir şeydi. Minyatür gibi bir şey. Dantel gibi. Kırlent gibi.
Bugünün insanı olsa, “kiosk” derdi eminim. Bugünün insanı Zabit Efendi’yi de “Sabit Efendi” diye anıyor, aldırmayın, doğrusu benim dediğimdir. Dedem Çorumlu merhumun yayımlanmamış hatıratının 30 Şubat 1327 tarihli 1911. ve 1912. sahifelerinde de “Zabit Efendi” diye geçer netekim! “Kiosk”a geleyim şimdi de: İthal ya, seviliyor. Yazılışı da kendisi gibi süslü püslü ve kalabalık: “kiosque”. İsveç’te mahalle bakkalı demek bu. Avrupa’nın öteki ülkelerinde ise gazete, dergi, yanı sıra da sigara satılan yerler için kullanılıyor. “Büfe” değiller, yiyecek yok buralarda. “Dükkân” değiller, bina dışında, yaya yolu üstündeler, köşe başlarındalar. Sanki berceste mısradırlar. “Kulübe” denemiyor, çünkü makyajlılar, şatafatlılar. Ama garlarda, avm’lerde internet kafelerin yerini alan aygıtlar için de kullanılmaktaymış şimdi. Amerikalılar ise işi iyice büyültmüşler: atm kabinlerine, dahası sokak ve mağaza duvarlarına cd, kuruyemiş, prezervatif vb. satışlar için yerleştirilmiş elektronik nesnelere, daha dahası işyerlerinde işyeri ile müşteri arasındaki iletişimi personelsiz sağlayan her çeşitten bilgisayarlı kutucuklara da “kiosk” diyorlarmış.
E, eloğlu der de biz durur muyuz? Biz de deriz, anasını satiim!
Garibim, nerden bilsin, bu “kiosk” Farsçadan gelir. Aslı, “kûşk”. Bize gelirken Türkçeleşip “köşk” olur. Fransa’ya 17. yüzyılda bizden geçer, önce “chiosque” diye yazılır, sonra “kiosque”a dönüşür; devran döner, üç yüzyıl sonra bize okunuşuyla yerleşir: “kiosk”. Nasıl ki “bergamot” da, “kafe” de böyledir.
Peki, kullanmayalım mı? Aman efendim, ne münasebet! Kelimenin kullanılması değil, bilinmemesi rahatsız eder beni. Nitekim “kafe”yi kullanırım; “kafe” kahve’den, kahvehane’den, kıraathane’den başka şeyler anlatır bana çünkü. Diyeceğim, “köşk”ün anlatamadığını anlattığında “kiosk”u da kullanırım.
İnatla kullanmamak, çiğ milliyetçiliktir. Muhterem bilmek, sömürge insanlarına yakışır bir aşağılık kompleksidir. İkisine de uzak durulmalı galiba. |