Şahan, Halep’te para kazanmış, parayı iki altına çevirmiş, dönmektedir. Birkaç kez daha gidip gelsin, bu işten elini ayağını hepten çekecektir. İş dediği, kaçakçılık. Kaçakçılığa hevesi kabarık değildir Şahan’ın.
Uzaktan uzaktan it ulumaları gelir. Başını yukarı kaldırıp bakar Şahan. Ay, yarısı yok bir ay, sanki koşar da koşar. “Hey mübarek!” Kendi dediklerini kendinin işitmesiyle yanında biri varmış gibi olur. Ürperir. Bir tek amacı vardır: Az ötesindeki huduttan geçip köyüne varmak. Bir cigara sarar, avucunda gizlediği ateşle yakar, yoğun yoğun çeker. Aklı bir solukta evine sıçrar: “Karısı, çocukları uyuyordu şimdi. Nedense küçük oğluna gönlü aktı. Onu çok seviyordu. Kıvırcık saçlarını mı, kara gözlerini mi, yoksa çükünü sallaya sallaya koşuşunu mu ötekilerden ayırdığını pek bilmiyordu Şahan. Ama sevginin sıcağı, bolu onundu işte.”
İçinden geçirir: “Bu eniği kaçakçı etmiyecağam, onu böylesi korkulara bulaştırmıyacağam.” Sigarasını toprağa gömüp ayağa kalkar. Hududa doğru yürür. Kurbağa sesleriyle şenlenmiş bir çaya ulaşır. Yemenilerini çıkarıp eline alır. Suyu incitmek istemiyormuşçasına yavaş yürüyüp karşıya geçer. Oturur. Yüzükoyun yatar. Birkaç minare boyu sürünerek yol alır. Kolu kanadı kurumuş ağacın yanı başına varır: “Ağacı görür görmez, birdenbire, benzin gibi parlayan nefesine ciğerleri dar geldi. Canı sıkıldı. Başını sakınmadan öne düşürdü. Dudakları toprağa değdi. / Korku, Şahan’ın canındaydı. Ne ettiyse onu toprağa gömemedi. Başını kaldırdı. ‘Allah!’ dedi duyulur bir sesle, ‘Ya korkuyu al, ya canımı…’” Kıvırcık saçlı oğlu düşer yine aklına, düşmekteyken ayağa kalkar, mayın döşeli tarlaya girer.
Yere sırtüstü düştüğünde ne kadar eksildiğini hemen hissedemez Şahan. Toz toprakla birlikte göğe fırlamış, gökten inmiş, gözlerini kapatmak isterken anlamıştır birinin akıp yok olduğunu. “Ölüme düğümlenmiş bir sesle: ‘Heyvağ, gidiyem’ dedi. ‘Ya Hüda, birazcık nefes daha.’”
Bir tutam ışık düşer üstüne. Kırıktır. Fersizdir. Giderek yaklaşır. Kuvvetlenir. Patlayan mayın jandarmayı harekete geçirmiştir, ışık ciplerinin ışığıdır. Şahan’ın aklına kesesindeki düğümlü iki altın gelir. Yekinir, fakat kalkamaz. Solunda sızı duyar. Elini uzatır. Bacağını arar. Bulamaz. Cipin ışığında, az ötede bacağını görür Şahan, ellerini uzatır, bacağı vücuduna yerleştirmek ister gibi.
Seslenir jandarma: “Kimdir o?” Ses yoktur, olmayınca, kaçakçıyı öldü sanırlar, gündüz gözüyle gelip almak üzere bırakırlar. Artık dua etmek ve iki altını yutmak kalıyordu Şahan’a. Keseyi güçlükle alır şalvarından. Dişleriyle çözer. İçindeki ikiciği ağzına boşaltır. Jandarmanın daha uyanık olanı, sabaha bırakmaktan yana değildir, “Sağlam kazığa bağlayalım. Geçen seferki gibi” der, mavzerini boşaltır. Şahan’ın canı, mermilere hiç direnmez, hemencecik biter.
Şahan Ancekent köyü meydanına rasgele atılır. Köylüler çağrılır. Başları yıkıktır. Kendi içlerindeki mezarlarla konuşmaktadırlar. Yürekleri baba, kardeş ya da oğul ateşiyle tutuşmuştur dün, evvelki gün, geçen ay, geçen yıl ve daha önceleri hepsinin. Teğmen bağırır: “Avratlar gitsin!” Şahan’ın karısı da oradadır, kocasına son kez bakar, üzerine atılmak ister, canını vermeye bile hazırdır. “Fakat aklına çocukları düşüyor, onların geleceği ve hısımlarının ekmek parasına kan doğramaya cesareti kıt geliyordu. Boynu bükük, tek göz damına doğru, yağ içmiş gibi yürüdü.”
Ölülerine sahip çıkmaları bile düzen tarafından yasaklanmış insanlardır. Tanımak, mimlenmektir. Şahan’ı da öncekiler gibi tanımazlar. Tanımadıklarını söylerler. Babası ki çömelmiş, yüzüne yakından bakmıştır oğlunun, az ötedeki kopuk bacağını da alıp getirmiş, vücudunu tamamlamıştır, zar zor duyulur bir sesle: “Tanımıyam. Heç görmemişem” der teğmene.
Akşam olur, ihtiyarcık karakola sokulur, Şahan’ın hasırını kaldırır, yüzünü bulur; Şahan, “Babey!” demiştir yola çıkarken, “Canım yere düşerse, altınlar sana emanettir ha! Onları önce ağzımda, sonra karnımda aramalısın.” Gereği yapılmalıdır. Kolay olmaz ama bu.
“Ölüsüne sahip çıkamayan bir insan olarak utancından bin parça oldu sanki. Savuşup gitmek istedi buradan. Fakat gelinine eli boş gitmek, oğlunun çok sevdiği kara gözlü, kıvırcık saçlı torununa, babasının hayatı pahasına elde ettiği altınları götürememek de onu başka yönden küçültüyordu. ‘Yoksulluk yere girsin’ diye geçirdi içinden. Sonra başını iki yana sallayarak, ‘Ne olurdu Şahan’ım, biraz daha tendirisli olaydı ya’ dedi. Fakat oğlunu bu kadarcık da olsa suçladığı için haksızlık ettiğine inandı bir solukta. ‘Kara yazı’ dedi, ‘Mayın gâvur icadı.’”
Gerekeni yapamıyordu adamcağız. “Bütünlüğü zaten yeterince bozulmuş ölüsüne, daha fazla eziyet etmeye kıyamıyordu. Bir süre bekledi. Elleri titriyordu. Ayağa kalktı. Eğer oğlu ‘…altınlar sana emanettir ha!...’ dememiş olsaydı belki de yürüyüp gidecekti. Gidemedi ama. Aklından tüm düşünceleri bir yana dürüp çömeldi. Ve oğlunun çenesini ayırdı…”
Bekir Yıldız, bu hikâyesini, başka dört hikâyeyle birlikte, 1970’te kitaplaştırdı, kitaba da hikâyenin adını verdi: “Kaçakçı Şahan”. 1971’de de Sait Faik Hikâye Armağanı’nı aldı bu kitapla.
Böyle onlarca hikâye yazdı Bekir Yıldız. Yüzlercesi, binlercesi de yaşandı, yaşanmakta. İnsan var bu hikâyelerde. Kalp var. Dram var. Yani? Diyeceğim, hikâyeden tarafım ben. Jandarmadan değil. Devletten değil. Düzenden hiç değil. |